Mayıs, 2007 tarihli yazılar

Şiir ve Gerçeklik

Şiirin, gerçeklikle olan ilişkisi, problematiktir: Gerçekliği, herhangi bir değiştirime uğratmaksızın dilegetirdiğinde, şiir olmaz; gerçekliği, değiştirime uğratarak dilegetirdiğinde ise gerçeklik, gerçeklik olmaktan çıkar.

Bu problematik ilişkinin çözümü, şiir dilini, gündelik konuşma dilinden ayırmak; şiir dilini ’sembolik dil’; gerçekliğin dilini de ‘gündelik konuşma dili’ olarak belirlemektir. Böylece gerçeklik, Dünya’ya ait bir gerçeklik’ten, şiire ait bir gerçekliğe dönüşür: Dünyaya ya da Doğa’ya ilişkin gerçeklikle, sanata, dolayısıyla da şiire ait gerçeklik ayrımı ortaya çıkar.

Gündelik dilin işaret ettiği gerçeklik, empirik olarak doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir önermelerle dilegelir. Mesela, ben şimdi ‘Dışarıda lapa lapa kar yağıyor’ desem, bu hemen pencereden dışarı bakılarak yanlışlanabilir. Oysa örneğin, Paul Eluard’ın ‘Dünya mavi bir portakaldır’ dizesi, yanlışlama ya da doğrulama eyleminin ötesindedir; bugüne kadar hiç kimse, dünyanın mavi bir portakal olmadığını kanıtlamak, dolayısıyla da Eluard’ın bu dizesini yanlışlamak gereğini duymamıştır.

Daha eğlenceli bir örnek vereyim: Attila İlhan’ın

“Ne zaman Maçka’dan geçsem / Limanda hep gemiler olurdu” dizelerini, ‘Attila İlhan’a öyle görünmüş; acaba doğru mu bu?’ diye, her sabah Maçka’dan geçerek limana bakmayı deneyip doğrulamaya ya da yanlışlamaya çalışan birine tanık olsanız, kim bilir ne düşünürdünüz?

Şiirin, bu anlamda gerçekliği dilegetirişte Doğruluk ya da Yanlışlıkla bir ilişkisi olmadığı ortadadır. Ama bundan, şiirin yalan söylediği sonucu çıkarılabilir mi?

Fuzuli’nin o ünlü “Ger derse Fuzuli güzellerde vefa var /

Aldanma ki şair sözü elbette yalandır” beyti, genellikle şairlerin yalancılığına tanık gösterilir. Oysa kökeni, antik Yunan felsefesine kadar giden bir paradokstur bu: Felsefe tarihinde ‘Epimenides Paradoksu’ diye bilinen paradoks: Epimenides, ‘Bütün Giritliler yalancıdır’ demiştir. Epimenides, Giritli’dir: Öyleyse bir Giritli olarak ‘Bütün Giritliler yalancıdır’ derken doğruyu söylüyorsa yalancıdır; ya da yalancıysa doğruyu söylüyordur Epimenides. Fuzuli de, bir şair olarak ‘bütün şairler yalancıdır’, derken, Epimenides’in paradoksunu dilegetirmiş oluyor: Şairler doğruyu söylerken yalancı, yalan söylerken doğrucudurlar!

Fuzuli’nin bu paradoksunu Nietzsche de tekrarlar: ‘Ancak bilinçli ve istençli olarak yalan söyleyebilenler- ki, bunlar sadece şairlerdir’ der Nietzsche, ‘ancak onlar doğruyu söyleyebilir.’

Fernando Pessoa’nın da bunlara yakın içermeleri olan bir dörtlüğü var;- şöyle:

“Şair, üçkağıtçının biridir / Öylesine ustalıkla yapar ki bunu / Gerçekten acı çekerken de/ Acı çekiyormuş gibidir”

Aragon da Le Mentir Vrai’de tastamam bunu anlatmak ister. Alıntılıyorum: ‘Roman (dilerseniz, buna ‘şiir’ de diyebilirsiniz), yalan söylemenin en yüce biçimidir: Yalan, burada Doğruluk’a ulaşmaya yardım eder.’

Arapçada şairler için söylenen bir söz vardır: Ahsenehu akzebehu (Şairlerin en iyisi, en iyi yalan söyleyenidir). İlginç olan şudur: Almancada da Dichten fiili, dikkat edilsin, hem ‘şiir yazmak’ hem de ‘uydurmak’ anlamına gelir.

Şairin yalancılığı, gerçeği aktarmak ya da iletmekten dolayı değil, gerçeği ya da yaşantıyı, yenidenüretiyor olmasından dolayıdır!

Şiirin Hakikat ile olan ilişkisine gelince, o başka bir meseledir.

30 Mayıs 2007, Çarşamba
Kaynak : http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=545626

‘Erken Ölümlü Şairler’

Cemal Süreya, ‘her ölüm erken ölümdür’ dese de, asıl Yunus’un genç yaşta ölenler için söylediği ‘göğ ekini biçmiş gibi’ dizesidir şiirsel olduğu kadar da yaralayıcı olan.

Yunus’un o dizesi, daha sararıp olgunlaşmamışken biçilen buğdayları tırpanlayan ‘lüm’ imgesiyle bütünleşir. ‘Ölüm’, elinde tırpan tutan bir iskelettir çünkü ve ‘göğ ekin’, onun eliyle tırpanlanacak, acımasızca biçilecektir…

Sevgili Ahmet Günbaş’ın ‘Erken Ölümlü Şairler Antolojisi’ (Hayal Yayınları, 2007) Cumhuriyet döneminde ya eceliyle erken ölmüş, ya öldürülmüş (’Madımak’ı hatırlayalım!) ya da genç yaşta canına kıymış olan şairleri, şiirleri ve kısa biyografileriyle sunuyor bize. Günbaş’ı daha 1970′li yıllardan, İzmir’de Hüseyin Yurttaş ve Ali Rıza Ertan’la (o da bir ‘erken ölüm’) birlikte çıkardıkları ‘Dönemeç’ dergisinden tanıyorum. Benim için, ad vermeden sitemli bir şiir yazmış olsa da, Günbaş’ı hep değerli bulmuşumdur. ‘Erken Ölümlü Şairler Antolojisi’ne yazdığı, belki de deneme-inceleme türünün en iyi örneklerinden biri sayılabilecek olan ‘Erken Ölmek’ başlıklı sunuş yazısında, Antolojiyi hazırlarken ‘şiirin gençliğini kıstas aldı[ğını] belirtiyor; dolayısıyla ‘mesela Cahit Sıtkı, Ömer Bedreddin Uşaklı ya da Ziya Osman Saba gibi 40′lı yaşların ortalarında ölmüş olanları, kısaca, ‘şiirin bellibaşlı duraklarından geçmiş, şair kimliğini perçinlemiş şairleri aynı kapsam içinde’ değerlendirmenin ‘şiirin gençliğini kıstas almak’la bağdaşmadığını bildiriyor; -ama, mesela, Orhan Veli’yi, Antoloji’ye almakta bir sakınca görmüyor! (Yoksa Günbaş, Orhan Veli’yi ‘şair kimliğini perçinlemiş’ bir şair saymıyor mu?)

Devamı… »

Cepheleşme

22 Temmuz milletvekili seçimlerinin, Türkiye’de bir anlamda altüst olan dengeleri yansıtacak bir biçimde gerçekleşeceği, şimdiden belli olmaya başladı bile:

Hiç kimse Demirel ailesinin damadı ve ANAP’ın eski İstanbul Belediye başkanı adayı İlhan Kesici’nin CHP’den, sevgili askerlik arkadaşım ve eski SHP Genel Sekreteri Ertuğrul Günay’ın AKP’den milletvekili adayı olacağını tahmin edemezdi. Tahmin şöyle dursun, bundan diyelim, çok değil üç ay öncesinde böyle bir ihtimal düşünülemezdi bile!

Peki ne oldu da, Kesici CHP’den, Günay AKP’den aday oldu? Bu tercihlerin arkasında ne var?

Devamı… »

Nusret Hızır ve Felsefe Üzerine

Türkiye, felsefi düşünce üretiminde öne çıkmış bir ülke değil. Batı’nın entelektüel tarihi ölçüt olarak alındığında, bir felsefe geleneğinden de söz edilemiyor.

Buna karşılık, gelenekselleşmiş olmasa da (ki, bunun aksini savunanlar da vardır: Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay gibi) Osmanlı düşüncesinde felsefe yapıldığına ilişkin kanıtlar da önesürülebilir. Prof. Süleyman Hayri Bolay’ın ‘Osmanlılarda Düşünce Hayatı ve Felsefe’ adlı o çok değerli çalışması (daha önce, Bolay’ın bu kitabından söz ettiğimi okurlarım herhalde hatırlayacaklardır), bu alanda yol gösterici bir çalışmadır.

Prof. Nusret Hızır, ülkemizin önemli felsefecilerinden biri. Eski asistanı Doç. Dr. Füsun Akatlı, Hızır’ın daha önce yayımlanmış kitaplarını yeniden gözden geçirip yayımlamakla, onun bir defa daha Türkiye’nin entelektüel gündemine taşınmasına yol açacak mıdır;- öyle olmasını umut edelim.

Devamı… »

Tartışma adabı

Martin Heidegger’in sık sık andığı (özellikle Kastner ile olan yazışmalarında) bir söz vardır. Paul Valéry’nin bir sözüdür bu: ‘Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır. (’Qui ne peut attaquer le raisonnement, attaque le raisonneur.’)

Valéry’nin kullandığı ‘attaquer’ fiilini, ben ‘üstesinden gelmek’ diye çevirdim;- kuşkusuz, doğrusu, ’saldırmak’ ya da ‘hücum etmek’ olmalıydı. Ama, ‘üstesinden gelmek’i yeğlememin bir nedeni var: Düşünceye saldırmanın amacı, onu yanlışlamak, çürütmek, geçersizliğini göstermektir. Saldıran kişinin entelektüel donanımı ve düzeyi, düşünceyi yanlışlayacak, çürütecek ya da tutarsızlığını gösterip geçersiz kılacak, kısaca onun üstesinden gelebilecek çapta değilse, işte o zaman, düşünceye değil, o düşüncelerin sahibine, düşünen’e yöneltir saldırısını; onun üstesinden gelmeye kalkışır…

Devamı… »