Haziran, 2007 tarihli yazılar

Hastalığın metalaşması

Hekim dostlarımdan işitiyorum: Özel hastanelerin bir bölüğünde, hekimler, muayene ettikleri, ama özellikle hastaneye yatırdıkları hasta sayısına göre değerlendirilmeye başlanmış. Eğer muayene ettiği ya da hastaneye yatırdığı hasta sayısı düşükse, hekimin ücreti ona göre düşük bir seviyede belirleniyormuş.Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun korkunç bir şey olduğunu düşünüyorum. Tıbbın, ‘hastalığın metalaşması’ diye kavramlaştırılabilecek bir sürecin içinden geçiyor olması! Hastalığın, bir ticari mala (meta’a) dönüşmesi! Ne kadar çok hastayı, medikal açıdan gerekli olsun ya da olmasın, hastaneye yatırmaya teşvik etmek ve hekimi bunu yaptığı ölçüde ödüllendirmek, hekimlik etiğine aykırı değil midir? Kapitalizmin mantığı, hekimlik deontolojisini de yok saymaya götürmüyor mu?

Pek iyi de, hekimin, hastanın ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın tıbbi tetkik (’ileri tetkik’!) istemeye, dahası hastayı yatırmaya zorlanması karşısında, kim nasıl bir tavır almalıdır? Özel hastanelerin, sağlık üzerinden kâr elde etmek ve bu kârı maksimize etmek amacıyla kurulmuş kapitalist işletmeler olmaları, onların belirli birtakım etik normlarla bağımlı olmaktan muaf tutulmaları anlamına mı geliyor? Elbette, değil! Öte yandan hekimin, bu neviden etik-dışı dayatmalar karşısında direnmesini beklemek gerekmez mi? Elbette, gerekir! Haydi, hastaneyi ve hekimi bir yana bırakalım, meslek örgütlerinin bu konuda bir sorumluluğu yok mudur? Elbette, vardır!

Devamı… »

Seçimden sonra ne olacak?

22 Temmuz seçimlerinden sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yapısı nasıl olacak? Kaç siyasi parti (ve hangileri?) barajı aşarak parlamentoda temsil edilme olanağını bulacak? Eskilerin deyişiyle ’seçim sath-ı maili’ne girildiği bugünlerde, galiba, kamuoyunda en çok konuşulan sorular bunlar.

Öyle görünüyor ki, parlamentoya barajı aşarak girebilecek siyasi partilerin sayısı, üçü geçmeyecektir: Bunlar sırasıyla AKP, CHP ve MHP’dir. Bu konuda yapılan tahminler, sözkonusu üç partinin 22 Temmuz sonrası oluşacak olan TBMM’de temsil edilme şansını yakaladıkları doğrultusunda. Eh, eğer öyleyse, işimiz var demektir: Çünkü üç partinin (bağımsızları ayrı tutuyorum) TBMM’ye girmeleri durumunda AK Parti, en fazla sandalyeye sahip birinci parti olsa bile, ‘Kanadoğlu kriteri’ni tutturma, yani 367 milletvekili ile temsil edilme imkanını bulamayacaktır. CHP ile MHP’nin, toplantı yeter sayısının sağlanması için, ilk oturuma katılmaları sözkonusu olmayacağına göre, Abdullah Gül’ün adaylığı sırasında yaşananların tekrarlanması olasılığı yüksektir. Kısaca, o kısır döngünün içine girilecek, cumhurbaşkanı yine seçilemeyecektir.

Devamı… »

Edebiyat ve sofra (2)

‘Edebiyat ve Sofra’ başlığıyla başladığım yazıya, bu hafta da devam ediyorum. Geçen haftaki yazımda, Osmanlı’da sofraların anlatıldığı Gelibolulu Mustafa Ali’nin Mevaidü’n- Nefais fi Kavaidi’l- Mecalis’inden söz açmış ve onun sofrada ‘fındık, fıstık ve kavrulmuş badem’ bulundurulması gerektiği konusundaki açıklamasına değinmiştim.

Ali’nin sözleri, bana değerli şairimiz Melih Cevdet Anday’ın bir yazısını anımsattı. Anday, 14 Eylül 1994 günkü ‘Cumhuriyet’ gazetesinde ‘Alışkanlık Üzerine’ başlıklı yazısında, bir içki sofrasında, sözün, nereden geldiyse, Atatürk’ün içki alışkanlığına geldiğini, bunun üzerine de kendisinin, ‘Atatürk leblebiyle rakı içermiş’ dediğini yazıyor. Ama iş bu kadarla kalmamış. O sırada sofrada bulunan seramik sanatçısı Füreya Koral, ilk evliliğini Gazi’nin yakın arkadaşlarından Kılıç Ali ile yaptığını anımsatarak, Atatürk’ün sofrasında çok bulunduğunu ve Anday’ın bu sözlerine, kızgınlıkla, ‘Nerden biliyorsun, Atatürk yemek yiyerek içerdi içkisini…’ diye karşı çıkınca, boynunu bükerek ‘Bize İnkılap Tarihi’nde böyle öğrettiler!..’ dediğini ilave ediyor. Çok hoş bir hikayedir…

Devamı… »

Geçmiş ittifaklar, birleşmeler, güçbirlikleri

Bu yazı, gecikmiş bir yazı değil: Doğru Yol Partisi ile Anavatan Partisi arasında bir türlü gerçekleşmeyen ittifak üzerine yazılmış bir yazı da değil! Ama yaşamının belirli bir dönemini (1957-1964) eski Babıali’de gazetecilik yaparak geçirmiş bir siyasi muhabirin, bundan elli yıl öncesine dönüşü! Evet, tam 50 yıl öncesine!

Birçok defa yazdım: 1957 yılı başlarında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken ‘Vatan’ gazetesinde çalışmaya başladım; -önce musahhih (düzeltmen) olarak, sonra da, muhabir olarak!

1957 yılı, Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu ve 1950 ve 1954′ten sonra, genel seçimlerin yapıldığı yıldır. Gerçi 1950′de ve 1954′te iktidar olan DP, o yıl yapılan seçimlerde de bir defa daha iktidara gelmiştir; ama, bu son geliş, iki önceki seçimlerde olduğu kadar, tereyağından kıl çeker gibi olmamıştır;- muhalefet, ağırlığını iyice hissettirmektedir artık!

Devamı… »

Edebiyat ve sofra (1)

Geçmişte sofranın, gündelik hayatın büyük bir parçası olmasının yanında, eski toplumumuzda önemli bir yeri de vardır. Sofra, her devirde, okuryazarların orada bulunmaktan haz duydukları bir ‘entelektüel mekan’dır da. Örneğin, bu ’sofra’lardan en bilineni Atatürk’ün sofralarıdır. Türkiye Cumhuriyeti devrimleriyle ilgili kararların çoğu, ‘Gazi Paşa’nın ’sofrası’nda alınmıştır.

Gazi’nin sofrası, siyasal sorunların ötesinde, entelektüel tartışmaların yapıldığı, şiirlerin okunduğu, musıki yapıtlarının geçildiği bir mekandır: Atatürk bir anlamda, eski Yunan’daki ‘Symposion’ (’Şölen’) geleneğini kendi sofrasına taşımış gibidir. Platon’un ‘Şölen’ adlı yapıtı, orada konuşulan, tartışılan konular düşünülürse, o ziyafet sofrasının tam bir ’sempozyum’ olduğu görülür. Bu yapıtın Grekçe özgün adının ‘Symposion’ olduğunu anımsamak, sofranın bir felsefi tartışma alanı olmasının, deyiş yerindeyse, tarihöncesini verir.

Devamı… »

İki merkez partili sisteme doğru

İlhan Kesici gibi ’sağ’da, Ertuğrul Günay gibi ’sol’da siyaset yapması beklenen iki önemli kimliğin, beklenenin tam tersi mecralarda milletvekilliğine aday olmaları, birçoklarını iyice yadırgatmışa benziyor.

Kimileri, bu gelişmeleri, Türkiye’de ’sağ’ ve ’sol’ anlamda ideolojilerin sonu’nun geldiğine işaret ediyor olduğunu öne sürerken, kimileri de, Türkiye’de artık ’sağ’ ve ’sol’un değil de ‘merkez’in, merkezi bir konuma geldiği biçiminde yorumluyorlar. ‘Akşam’ gazetesinin birkaç gün önceki manşetinde değinildiği gibi: ‘Herkes Merkez!’

Belki de, gerçekten Türk siyaseti, sınıfsal anlamda ideolojilerin öne çıkardığı kutuplaşmanın ötesinde, tıpkı, 1950 sonrasında olduğu gibi, merkezi iki kitle partisinden yana bir siyasetin yeniden tecrübe edilmesini dayatıyor olabilir. Eğer durum gerçekten böyleyse, Ertuğrul Günay’ın AKP’de ya da İlhan Kesici’nin CHP’de siyaset yapmayı tercih ediyor olmalarını yadırgamamak gerekir. Nitekim, bu tercihler, Türkiye’de, herkesin farkında göründüğü bu dönüşümü işaret ediyor olabilir: Sınıfsal referansı olmayan iki partili sisteme dönüş!

Devamı… »

Şiir ve entelektüel tarih

Şiirin tarihini nasıl okumalı? Şiirin tarihi, içinde üretildiği toplumun zihin tarihinden, yani entelektüel tarihinden bağımsız olarak ele alınarak okunabilir mi? Entelektüel tarih, şiirin tarihini belirler mi? Bu yazımda, sözü daha fazla uzatmadan, Osmanlı-Türk toplumundan örnekler vererek bu sorularla ne demek istediğimi, daha açık ve seçik bir biçimde anlatabileceğimi düşünüyorum.

Osmanlı-Türk toplumunun entelektüel tarihi, 1800′lü yıllardan başlayarak, Tanpınar’ın deyişiyle, bir medeniyet değişmesine uğramıştır… Tanpınar ‘Medeniyet Değiştirmesi ve İç İnsan’ adlı makalesinde şöyle diyor: ‘Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanı benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fatihleri, bütün siyasi düzensizliklerine rağmen, bize Itri’nin dehasını ve Naili’nin dilini veren, zekimizin o tam inkişaf ve istikrar devri 17. asır sonunun insanı, elbette birbirinden çok farklıydılar. Fakat aynı zamanda birbirlerinin devamıdırlar da. Vani Efendi’de Zembilli Ali efendi, Zembilli Ali efendi’de ilk İstanbul kadısı Hızır Bey, Bursalı İsmail Hakkı’da Aziz Mahmud Hüdayi, Hüdayi’de Üftade, Üftade’de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus’ta Mevlana, aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.’

Devamı… »

Sol’da Bloklaşma Nasıl Olmalıydı?

22 Temmuz seçimleri ile birlikte Türk siyasi yaşamındaki bloklaşma süreci başlamış görünüyor. Doğru Yol Partisi ile Anavatan, kendi aralarında, Demokrat Parti’nin yönetim kademesindeki sandalye bölüşümünü çözümlerlerse, resmen birleşmiş olacaklar. Öte yandan CHP ile DSP de, kendi aralarında TBMM için aday olacak DSP’lilerin sayısında anlaşmış gibi duruyorlar.

Görünen o ki, gerek Merkez-Sağ’da (DYP-ANAP birleşmesi), gerek Merkez-Sol’da (CHP-DSP ittifakı), birleşme ya da ittifakın gerçekleşmesinde son kertede belirleyici olan, ya yönetimde ya da parlamentodaki sandalye sayısıdır;- ilgililer, eğer sandalye sayısında anlaşamazlarsa, birleşme ya da ittifakın olmayacağını açık ya da örtük bir biçimde dilegetirdiler çünkü! Galiba Türkiye’de siyasetin diyalektiği, niceliklerin nitelikleri belirlemesine yol açarken, tarihin ironisine dönüşüyor…

Devamı… »