Şubat, 2008 tarihli yazılar

Rahmi Aksungur’un Heykel Sergisi: Soyut’un, İmgesel’in ve Somut’un Bir Aradalığı Üzerine Notlar

Rahmi Aksungur’un Evin Sanat Galerisi’nde açtığı heykel sergisi, soyut ve geometrik olanla figüratif olanın biraradalığını, estetik bir düzeyde gerçekleştiriyor.

Bu, son derece çetin bir iştir ve Aksungur, bu biraradalığı, asla bir sıradanlığa düşmeden mümkün kılıyor. Soyut kafesli formlara somut ve organik işlevler vererek, figüratifle geometrik stilizasyonun yapı birliğini sağlamak! Rahmi Aksungur’un kendine özgü kıldığı yontu tasarımı budur…

Gerçekten de öyle: Bu sergideki heykellerin neredeyse tümünde, geometrik kafes formları ya örneğin ‘Baykuş’ta ya da ‘Mavi’de olduğu gibi gövdenin bir bölümünün; ‘Buse’de olduğu gibi insan yüzünün; ‘Sabah

I’de olduğu gibi ayakların veya ‘2003′te olduğu gibi gövdenin tamamının yerini alarak organik anlamda işlevsel kılınıyor. Soyut-olan’ı işlevsel kılmak, sanatta Modernliğin olmazsa olmazı’dır. Rahmi Aksungur, bu anlamda modern mimarinin bu temelkoyucu ilkesini temellük ederek, heykel sanatını mimariye eklemlemek imkânını buluyor.

Devamı… »

Entelektüel Hezimet veya Zihnin Yıkıma Uğraması

Maalesef kimse farkında görünmüyor. Türkiye tam bir entelektüel çözülme yaşıyor. Çözülme veya hezimet! Evet, çünkü Türkiye’de entelektüelle entelektüel olmayan, bilenle bilmeyen arasındaki farklar ortadan kalkmış ve farklı düzeyler, aynı idrak kertesine indirgenmiş görünüyor. Tanpınar, Türkiye’de beğeninin kitchleşmesini, ‘zevk hezimeti’ diye nitelemişti. ‘Zevk hezimeti’ni, şimdi, entelektüel hezimet tamamlamış durumda…

Bilenle bilmeyen, bir konuda ehliyetle konuşma selahiyetine sahip olanla olmayan, gerçek manada ‘entelektüel’ ile ‘entel’ arasındaki farkın ortadan kalktığı bir ortamdan söz ediyorum. Sıradan fikirlerin, entelektüel-etkisi üretecek bir dil ve üslupla dile getirildiği bir ortam! Milan Kundera, ‘Roman Sanatı’nda ‘kitch’i ‘basmakalıp düşüncelerin budalalığının güzellik ve heyecanın diliyle anlatılması’ olarak tanımlar. Bizim yaşadığımız da, bu anlamda bir entelektüel kitchleşme midir, doğrusu tetkike değer!

Devamı… »

Edebi kanon, resmi ideoloji ve Nahid Sırrı (2)

Bahriye Çeri’nin ‘Bir Cihan Kaynanası: Nahid Sırrı Örik’ başlığıyla yayımladığı çalışma, Cumhuriyet döneminin ‘edebi kanonu’ dışında tutularak göz ardı edilen bu büyük yazarın, entelektüel donanımı üzerine kuşatıcı bir okumayı içeriyor.

Bahriye Çeri, romancı, hikayeci, oyun yazarı ve çevirmen olarak Nahid Sırrı’yı değil, tam tersine onun roman ve romancılar, hikaye ve hikayeciler, tiyatro oyunu ve oyun yazarları, eleştiri ve eleştirmenler, çeviri ve çevirmenler üzerine düşüncelerini derlemiş. Sadece bunlar değil elbet: Nahid Sırrı’nın ürün vermediği şiir ve şairler, edebiyat tarihi ve edebiyat tarihçileri üzerine görüşlerini de! Dahası var: Ona gerçekten ‘cihan kaynanası’ dedirtecek kertede, hemen hemen her konuda yazmış olduğunu da Bahriye Çeri’nin şu notundan öğreniyoruz: ‘Nahid Sırrı resimden müzik eleştirisine, tiyatrodan sinemaya, müzelerden sergilere, müzayedelerden at yarışlarına, kahvelerden lokantalara, İstanbul’dan Kayseri’ye, yalılardan çarşılara, yangınlardan ulaşıma, kedilerden çocuklara […] her konuda yazmıştı[r].’

Bu çalışma, bize Nahid Sırrı’nın Cumhuriyet ulusçuluğunun inşasında ‘edebi kanon’un dışında tutulmasının, onun entelektüel kimliğiyle ilişkili olmadığını gösteriyor. 1937 yılından başlayarak yazılarının büyük bir bölümünü, Resmi İdeoloji’nin önde gelen dergilerinden biri olan Ankara Halkevi dergisi ‘Ü l k ü’ de yayınlanmış olması, onun bu kimliğinden tedirgin olunmadığını gösterir. Kuşkusuz, aynı durum Tanpınar için de geçerlidir. Dahası Tanpınar’ın, milletvekilliği de yapmış olmasına rağmen, gene de ‘edebi kanon’ tarafından görünmez kılınmaktan kurtulamamış olması, fevkalade düşündürücüdür. Çeri’nin Ahmet Oktay’la yapılan bir söyleşiden aktardığına bakılırsa, ‘Nahid Sırrı’nın Osmanlı yaşamını betimlemesi gericilik sayılmıştır. O betimlemelerdeki ironik ve sinik biçim anlaşılamamıştır.[…] Örneğin Tersine Giden Yol’da başkentin gündelik yaşamına ve bürokrasinin işleyişine yönelttiği kinayeler hoş görülmemiş olabilir.’

Devamı… »

Hakkı Devrim Adında Biri,Tatara Titiri

Radikal Gazetesi’nin ‘cihannüma’ yazarı Hakkı Devrim, ipe sapa gelmez vesilelerle, bana sataşıp duruyor. Şimdiye kadar, hazrete cevap verme işini muazzez dostum İrfan Külyutmaz’a havale ediyordum.

İrfan Bey, kendi deyişiyle, ‘icabının ifası zımnında’, elhak, elinden geleni yapmıştır. Ama görüyorum ki, İrfan Bey’in, Hakkı Devrim’e haddini bildirmedeki o zarif yaklaşımı, işe yaramamış. Bu defa, zerafeti bir yana bırakarak, hazreti hizaya getirme işi bana düşüyor.

Değerli okurlarım hatırlayacaklardır: Geçen hafta Pazar günkü yazımda, Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün Çankaya davetini hangi gerekçelerle kabul ettiğimi yazmıştım. Hakkı Devrim, Çarşamba günü, Radikal’deki köşesinde, benim açıklamalarımla ilgili olarak ibretle okunması gereken bir yazı yazdı. Benim Çankaya’ya niçin çıktığım konusundaki gerekçelerimi, ‘hesap verme ihtiyacı’ olarak yorumladı; Çankaya’ya gerçek anlamda yazar ve sanatçıların davet edilmesinin, Türkiye’de entelektüelin itibar yıkımına uğradığı bir dönemde, iade-i itibar sayılması gereken sembolik bir anlam taşıdığına ilişkin gerekçemi ise, ‘tuhaf’ bulduğunu yazdı.

Devamı… »

Edebi kanon, resmi ideoloji ve Nahid Sırrı (1)

Gregory Jusdanis, ‘Gecikmiş Modernlik’te ulus-devlet sürecinde edebi kanon inşasının, ‘insanların kendilerini birleşmiş bir milletin yurttaşları olarak görmelerini sağlayarak dayanışma deneyimini kolaylaştır[dığını]’ bildirir.

‘Edebiyatın milli kültürlerin icadında oynadığı araçsal rol yüzünden […] özel ayrıcalıklar tanınan kanonik metinler […] okul kitaplarına girer, edebiyat tarihlerinde kendilerine yer bulur ve antolojilerde şerh edilirler.’ Jusdanis, kanonik metinler öne çıkarken, kanonun dışında tutulan metinlerin geriye itildiklerine ilişkin örnekler de verir. Platon karşıtlarının metinlerinin başına gelenler gibi: ‘Platon’un hemen hemen bütün eserleri ayakta kalmış olmasına rağmen, hasımlarının metinlerinden geriye bölük pörçük birkaç parça dışında pek bir şey kalmamıştır.’ Ya da, Hölderlin örneğinde olduğu gibi: ‘Hölderlin, son otuz yılını Tübingen’de bir kulede geçirmiş, yapıtları neredeyse görmezden gelinmiştir.’ Veya, Flaubert ve Feydeau ilişkisinde olduğu gibi: ‘Flaubert’in Madame Bovary’si, günümüzde herkes tarafından Avrupa edebiyatının bir klasiği olarak görülmektedir ama bu roman, basıldığı yıl olan 1857′de Ernest Aimé Feydeau’nun bir yılda on üç baskı yapan Fanny adlı romanının gölgesi altında kalmıştı…’

Devamı… »

Çankaya davetini niçin kabul ettim?

Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ile, onun çağrılısı olarak, 4 Şubat 2008 Pazartesi günü, Ankara’da, Çankaya Köşkü’nde, beş edebiyatçı arkadaşımla birlikte, bir öğle yemeğinde birlikte olduk.

Bir ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından davet edilmenin ve bu davete icabet etmenin, Türk entelijansiyasının bir kesiminden bu kertede ağır hakaretlere maruz bırakılacağımızı, doğrusu ya, aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Eleştirel görünümün arkasındaki bu aşağılayıcı tavrın ahlaki, terbiyevi, mantıki, kısaca insani hiçbir dayanağı olmadığı için, burada onları tekrarlamak istemem. Ancak, Hilmi Yavuz olarak, bu ülkenin edebiyat ve düşünce hayatına kırk küsur yıldan beri mütevazı katkıları olan bir yazar sıfatıyla, Sayın Cumhurbaşkanı’nın davetini hangi gerekçelerle kabul ettiğimi, siz değerli okurlarıma anlatmak ihtiyacını duyuyorum;- hem gerekçeleri hem de orada, Çankaya’da, sayın Cumhurbaşkanı’na arz ettiklerimi de!

Önce şunu söylemeliyim: Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’le başlayan ve ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de devam ettirdiği bir ’sofra geleneği’ var. Atatürk’ünkiler kadar bilinmese de İnönü’nün, zaman zaman, Çankaya’da bu tür davetler verdiğini hatırlamak gerekir. Sabahattin Eyuboğlu, Nurullah Ataç üzerine yazdığı bir denemede (’Ataç’), İsmet İnönü’nün, 1942 ya da 1943 yılında, Freud üzerine Çankaya’da bir toplantı düzenlediğini belirtir, ‘çok değişik çevrelerden elli kadar dinleyici İnönü’nün tanıttığı genç bir hekimin Freud üzerine hazırladığı kısa bir açıklamayı dinledik. Sonra konuşmalar, tartışmalar oldu. Söz bir aralık, buluşlarıyla yeni zamanların fikir hayatında gürültü koparmış Freud, Karl Marx, Darwin gibi bilginlere döküldü.’ dedikten sonra ‘bu bilginlerin dünyayı hep kendi buluşları açısından görmeleri üstüne ileri geri düşünceler ortaya atıldı[ğını]’ bildirir. Düşünün, İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır ve İnönü, Çankaya’da, Freud’u, Marx’ı, Darwin’i tartışmaktadır!

Devamı… »

Kamil Fırat’ın ‘Düş Kentler’i Bağlamında Bir ‘Objenin Haz Objesi’ olarak ‘temellükü’ üzerine

Kamil Fırat’ın son yayımlanan ‘Düş Kentleri’ adlı fotoğraf albümü, onun ’sunuş’ yazısında belirttiği gibi, ‘özellikle Ege ve Akdeniz bölgesi diye tanımlanan bölgelerde kurulmuş olan Batı Anadolu uygarlığını oluşturan kentler[den]’ bugüne kalanlar bağlamında o kentleri, birer ‘düş kenti’ne dönüştürüyor.

Fotoğraf sanatçılarının Anadolu’daki antik kentleri, o kentlerdeki kalıntılar ve buluntuları, birer sanat objesi olarak ele aldıklarına sıklıkla tanık olunur. Kamil Fırat’ın yaklaşımı, onları sadece görsel birer alımlama objesi olarak temellük etmediğini gösteriyor. ‘Temellük etme’ deyişim, boşuna değil! Çünkü bir sanatçının, dünyadaki herhangi bir obje ile olan ilişkisinin, bir entelektüel arkaplan üzerinden gerçekleştirilmiş olması gerekir. Bu, o objenin, eğer sözkonusu bir fotoğraf objesi ise, sadece bir duyu-verisi, bir algı sorunu olarak kavranmamış olması anlamına geliyor. Temellük etme, objenin ancak bir zihinsel dönüşüme uğratılmasıyla edinildiğini gösterir.

Resim sanatında ‘temellük etme’, bir objeye bir Empresyonist (İzlenimci), bir Sürrealist, bir Kübist, bir Fovist, bir Ekspresyonist (Dışavurumcu) vd. gibi bakmakla mümkün olabilmiştir. O nedenle de, mesela, Doğa’yı bire bir taklit eden mimetik bir resim (Hegel’in ‘Estetik’inde sözkonusu ettiği Yunanlı ressam Zeuxis’in ‘Üzüm Salkımı’ tablosunu hatırlayalım!) bu zihinsel dönüşümü gerçekleştiremediği, Doğa’ya deyiş yerindeyse, zihniyle değil, gözüyle baktığı için, ‘resim’ değildir; Doğa’yı çoğaltmaktır. Çünkü fotoğraf, Roland Barthes’ın da dediği gibi, ‘kendini doğal bir şey olarak sunan objenin saf ve yalın bir transkripsiyonu olamaz.’

Devamı… »

Osmanlı Arşivleri (2)

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün Sultanahmet’teki Osmanlı Arşivleri’nin çok temelli sorunları var. İlki ve belki de en önemlisi, personel sorunu.

Devlet arşivlerine ait bir yasa yok ve o nedenle de personel alımı konusunda ciddi sorunlar yaşanıyor. Kuruma, uzman yardımcısı, 1991 yılından bu yana, ancak sözleşmeli statüde alınabiliyor. Sözleşmeli personelin, yasa gereği geçici statüde istihdam edilmeleri gerekirken, uzman yardımcıları daimi statüye alınmış durumda: Yani, özlük hakları açısından, ne kuş ne deve konumundalar! Bu yüzden de, daha güvenceli bir iş bulduklarında, uzman yardımcılarının vakit kaybetmeden Kurumdan istifa ettiklerini öğrendim ve çok hayıflandım. Uzman yardımcılarının, Osmanlı arşivinde deneyimli birer eleman olarak eğitildikten sonra ayrılıp gitmeleri, Arşiv için büyük kayıp elbet! Osmanlı Arşivleri Genel Müdür yardımcısı Doç.Dr. Mustafa Budak, 1991 yılında uzman yardımcısı olarak 600 personelin alındığını, bunlardan bugün sadece 291′inin Kurumda çalıştığını söyledi. Demek ki, 18 yıl içinde, uzman yardımcılarının neredeyse yarısı, özlük hakları nedeniyle Osmanlı Arşivi’ndeki görevinden ayrılmış görünüyor! Ve geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi, Osmanlı arşivlerindeki 150 milyon belge ve 366 bin defterden ancak yüzde 40-45′i tasnif edilebilmiş durumda olduğuna göre, mevcut ve yeterli olmayan sayıda uzmanlarla, geriye kalan bu belge ve defterlerin tamamı kaç yılda tasnif edilebilecek;- varın, siz hesaplayın!

Başbakanlık Personel Yasası’na göre, başbakanlık bünyesinde istihdam edilecek arşiv uzman yardımcısı personel alımında üniversitelerin tarih, edebiyat, ilahiyat ve arşivcilik bölümlerini bitirmiş olmak sözkonusu. Oysa, Osmanlı arşivlerin özellikle hukuk ve iktisat tarihine ilişkin belgelerin okunmasında terminoloji sorunu ile birlikte meselenin kavranabilmesi açısından mutlaka hukuk, iktisat, siyasal bilimler ve işletme öğrenimi görmüş personele ihtiyaç var. Doç.Dr. Mustafa Budak, Başbakanlık Personel Yasası’nın, bu konuda ciddi sıkıntılar yaşandığını belirtiyor. Son derece haklıdır…

Devamı… »