Osmanlı Arşivleri (1)

Bir toplumun geçmişi onun belleğidir; belleği ise o toplumun kimliği. Belleğini kaybeden bir toplum, kimliğini de kaybeder. Toplumlar, Sartre’ın bir sözünü, bağlamını değiştirerek aktarırsam, ‘geçmişi olmayan gemi enkazı’ değildirler…Doğrudur: Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür (’İnsan belleği, unutma özürlüdür’). Ama geçmişten bugüne, yine eskilerin deyişiyle mazi’den hal’e, o toplumun kimliğini inşa eden ne varsa, onların unutulmaması (ya da, unutturulmaması!) gerekir. Kimliği işte bu süreklilik ve devamlılık, ya da ‘imtidad’ inşa eder.

Peki bir toplumun ‘imtidad’ını sağlayan belleği nelerden oluşur? Genel olarak bizim kısa ve kestirme yoldan, ‘kültür mirası’ adını verdiklerimiz! Bunların başında da hiç şüphe yok, müzelerimiz ve arşivlerimiz gelir. Epeydir, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi arşivlerinin ne durumda olduğunu öğrenmek istiyordum;- Türkiye’nin büyük tarihçilerinin başında gelen Prof.Dr. Halil İnalcık hocamızın, rahmetli cumhurbaşkanı Turgut Özal’a söylediği sözü hatırlayarak… Şöyle demişti İnalcık Hoca, Özal’a: ‘Bana Osmanlı arşivini verin, size bir Kültür İmparatorluğu kurayım…’ (Osmanlı’yı ‘cehalet’le suçlayanların kulakları çınlasın!..)

Devamı… »

‘Kırtıpil’ mi, değil mi? Evet, ‘Hangi Tanpınar?’ (1)

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günlükleri (’Tanpınar’la Başbaşa’) herhalde çoğu Tanpınar okurları gibi, beni de hayal kırıklığına uğrattı.İnci Enginün ve Zeynep Kerman’ın gerçekten çok zahmetli ve titiz bir çalışmayla yayına hazırladıkları ‘Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa’, bu kitap yayınlanıncaya kadar, sadece şiirlerinden, romanlarından, makalelerinden, mektuplarından ve elbette ‘19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nden tanıyıp zihnimizde inşa ettiğimiz o muhteşem Tanpınar imajını, deyiş yerindeyse, yerle bir ediyor. Osmanlı için ‘düpedüz cahil alayı’, diyen; Yahya Kemal’den ‘çapaçul’ diye söz eden ve ona akılalmaz hakaretler savuran bir Ahmet Hamdi Tanpınar! Ve tabii, zavallı, perişan, zelil bir kimlik! Elbette hem gülünç hem patetik! Şu sözler bir itiraf olarak okunmalıdır: ‘Hiçbir zaman bu kadar sefil olmadım, bu kadar biçare, haysiyetsiz ve acınacak.Yarabbim bana 5000 lira lütfet!’ O ünlü deyiş geliyor aklıma: ‘Bize bunu yapmayacaktın Ahmet Hamdi Tanpınar!’

Devamı… »

Türban, bir ‘Simge’ midir?

Türban ya da başörtüsü sorunu, Başbakan Erdoğan’ın ‘Türban, siyasal bir simge olsa ne olur?’ sözüyle bir kez daha öne çıktı. MHP genel başkanı Bahçeli de ‘Türbanın siyasal bir simge olmadığını’ söyledi. Anlaşıldığı kadarıyla TBMM’de AKP ve MHP, Anayasa’da yapılacak bir düzenlemeyle türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını mümkün kılacak bir uzlaşmaya varmış görünüyorlar.Gelgelelim, sorunun bir de öteki yüzü var: Bir yanda AKP ve MHP’den oluşan parlamento bloku, öte yanda Yargıtay ve Danıştay’dan oluşan devlet (ya da, bürokrasi) bloku. Yargıtay başkanının, türbanı serbest kılacak bir düzenlemenin, bırakınız Anayasa’da yer almasını, bunu öne sürmenin bile bir siyasal partinin kapatılmasına neden olabileceğini ima ettiğini de unutmamak gerekiyor. Kısaca söylemek gerekirse, ip iyice gerilmiş durumda…

Doğrusu, devletle (devlet, sivil ve asker bürokrasi demektir!) hükümet ve şimdi de MHP’nin desteği dolayısıyla, artık sadece hükümet değil, parlamento arasında türbana ilişkin bu çekişmenin, Türkiye’yi bir bloklaşmaya götürmesi kaçınılmazdı. En az on yıldan beri yazdığım gibi, dar bir idrak aymazlığının ortaya çıkardığı durumdur bu: Kavramlar ve tanımlardan değil, ideolojik bir reel politikadan yola çıkmanın getirip dayattığı bir aymazlık!

Devamı… »

‘Mahalle Baskısı’ Tek Taraflı mı?

Prof. Şerif Mardin, bir ‘mahalle baskısı’ndan söz etti ya, ortalık karıştı. Kimileri (-ki, bunlar, çoğunlukla ‘laik kesim’den olanlardı!) hoca’yı göklere çıkarırken, AKP’ye yakın durdukları söylenebilecek olan kimileri de, topa tuttular.

Bazıları da, Prof. Mardin’in sinsice bir planla Türkiye’yi şeriat devletine dönüştürücü bir geçişin hazırlığını yaptığını öne sürdüler… Prof. Mardin’in demeçleri çoğu kez kafa karıştırıcıdır. Hocamızın, muhtemelen, Türkçeyi sonradan öğrendiği için (merhum pederleri büyükelçi idiler!), bazı kelimelerin yan anlamlarını (connotation) bilememek gibi bir maluliyetleri vardır. Mesela, Ayşe Arman’la yaptığı o mahut röportajda, ‘barınak’ diyeceğine, ‘kovuk’ kelimesini kullanmak gibi, vahim bir hata yaptı. Sözünü ettiği insanlar, ağaç ‘kovukları’nda yaşayan yaban insanlar değildi elbet; -hoca’nın bu insanlara hakaret etmek gibi bir niyeti de görülmüyordu üstelik! Belagat ilminde, eskilerin ‘cazalet’ dedikleri durum: Tahir’ül Mevlevi’nin deyişiyle,’edanın müedda ile yani, lafzın mana, daha açığı üslubun mevzu ile muvafık olma[ması]’ durumu! Hani, uyuyan bebek için, ‘mışıl mışıl uyuyordu’ yerine, ‘horul horul uyuyordu’ demek gibi bir şey…

Devamı… »

Oksidantalizm Üzerine Notlar (2)

Batı’nın, Oryantalizm aracılığıyla ‘tanımladığı ve kontrol ettiği kavramlar, tablolar ve kategorilerin içinde anlamlandırarak’ (Brian S. Turner, 37) bir tahakküm objesine dönüştürdüğü Doğu, Oksidantalizm’i bu tahakkümden kurtulmak için kullanabilmiş midir?

Bu soru Türkiye bağlamında sorulduğunda, ilk bakışta, anlaşılması o kadar da zor olmayan bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Genellikle, Findley’in Chattarjee’den alıntılayarak dilegetirdiği gibi, ’sömürgecilik karşıtı milliyetçiliğin önemli bir bileşeni olan Oksidantalizm’ (Chattarjee, aktaran Findley Carter V. 5), antiemperyalist bir kurtuluş savaşı vermiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, Tanzimat’tan sonra inşa edilmeye başlanan Batıcı entelektüel tahakkümün dekonstrüksiyonunda niçin belirleyici bir işlev görmemiştir? Türk Modernleşmesi, niçin bir yanıyla Oryantalistleşmeye dönüşmüştür?

Devamı… »

‘Okuryazar’ bir toplum muyuz?

Öteden beri Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından biri olarak, Türkiye’de okuryazar sayısının artmış olması gösterilir.

Daha geçenlerde bir TV kanalında, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, genel nüfusla kıyaslandığında okuryazar oranının ne kadar düşük olduğunun vurgulandığına tanık olduk. Konuşmacılar, Osmanlı’daki okuryazar oranı ile Türkiye Cumhuriyeti’ndeki okuryazar oranını karşılaştırarak bundan birtakım sonuçlar çıkardılar;- sayıca görülen artışın Cumhuriyet adına büyük bir kazanım olduğunu bildirdiler.

Hiç kuşku yok: Okuryazar oranında görülen bu artışın elbette bir anlamı vardır. Ama asıl önemli olan, bu nicel (kemmî, kantitatif) artışın, Türkiye’nin entelektüel hayatı bağlamında ele alındığında ne ifade ettiğidir. Okuryazarlık, özellikle de okumayı öğrenmek, öğrenilen bu bilgi işlevsel (fonksiyonel) kılınmadıkça ne ifade eder? Okuryazarlığın kriteri, elifbayı sökmüş kelle sayısı mıdır?

Devamı… »

Oksidantalizm Üzerine Notlar (1)

Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin yayımladığı ‘Marife’ Dergisi, son sayısını (Kış 2006), ‘Oksidantalizm’ konusuna ayırmış. Dergiye, değerli dostum Doç. Dr. Ahmet Yaman’ın isteği üzerine gönderdiğim makaleyi, ‘Zaman’ okurları ile paylaşmak istedim.

‘Oksidantalizm’: Önce tanımına bakalım. Tanım, Ahmet Mithat Efendi’den: Müsteşrik, Doğu irfanı ile uğraşan Avrupalı’ların kendilerine verdikleri isim. Aynı mevzu üzerinde çalışan bir Osmanlı’ya bu ismin verilmesi caiz değildir. Biz son devir muharrirleri maarif-i garbiyeyi şarka ithale çalışan birer müstagribiz.’

Devamı… »

Serinkanlılık

22 Temmuz seçimleri bitti, yeni cumhurbaşkanı da seçildi. Şimdi Türk insanının beklentisi, AKP’ye oy vermiş ya da vermemiş olanların; Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını içine sindirmiş ya da sindirmemiş olanların, ‘barış içinde birlikte yaşama’yı hayata geçirmeye başlamalarıdır. Herkes elbette farklılıklarını gözetip koruyacak, bu farklılıkları öfkeye, kine, gayza ve elbette saldırganlığa dönüştürmeden yaşamayı öğrenecektir. Öğrenmek mecburiyetindedir ve bunun başkaca bir yolu yoktur…

Şimdi artık serinkanlı düşünmek; dile, yapıp etmelere ve eşyaya ilişkin simgeler üzerinden iletilmeye çalışılan mesajları bir yana bırakmak zamanıdır. ‘Sayın cumhurbaşkanı’ mı dedi?’ yoksa ’sayın cumhurbaşkanım’ mı? gibi dilegetirişlerden bin türlü anlam çıkartmak; ‘yan selamı mı verdi, cephe selamı mı?’ nev’inden yapıp etmelere dayanarak ahkâm kesmek; ‘türban, kamusal alanda meşrulaştı mı?’ biçimindeki sorularla endişe kışkırtıcılığı yapmak, artık ve hemen, bir tarafa bırakılmalıdır.

Devamı… »

Yaz İzlenimleri: Korktum!

Bir yaz daha bitti. Hüzün! Hüzün, güzün başlamasında değil, yazın bitmesindedir.

Bu yaz da, her zamanki gibi Bodrum’da, Yahşi yalısında geçti ve elbette her şeyin daima hep aynı kalmasını istediğim için, bundan önceki yazları nasıl yaşadımsa öyle yaşamaktı tek dileğim. Öyle de oldu. Okurlarım bilirler: Ben biteviyeliği (tekdüzeliği) severim. Her şeyin hep aynı kalmasını istiyor olmam da, sıklıkla, Baudelaire’den alıntıladığım o Latince deyişi yinelemem de bundandır: ‘Semper eadem!’ (Hep aynı!) Yine, sabahları erkenden uyanıp Yahşi sahili boyunca, sevgili dostum Erhan Alperton’la yürüyüş yaptım;- bu yürüyüşlere bazen Erhan’ın eşi sevgili Aynur, bazen Ali Bekpınar, bazen İsmail ‘enişte’, bazen Zafer Cesur da katıldılar. O bir saatlik tartımlı yürüyüşten sonra, sıcağı sıcağına, lodosa maruz kalmadığı günlerde, yaz denizinin serin sularını yarım saat kulaçlamak da, ’semper eadem’in bir parçası! Sonra kahvaltı, gazeteler ve dostlarla söyleşiler!

Devamı… »

Hastalığın metalaşması

Hekim dostlarımdan işitiyorum: Özel hastanelerin bir bölüğünde, hekimler, muayene ettikleri, ama özellikle hastaneye yatırdıkları hasta sayısına göre değerlendirilmeye başlanmış. Eğer muayene ettiği ya da hastaneye yatırdığı hasta sayısı düşükse, hekimin ücreti ona göre düşük bir seviyede belirleniyormuş.Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun korkunç bir şey olduğunu düşünüyorum. Tıbbın, ‘hastalığın metalaşması’ diye kavramlaştırılabilecek bir sürecin içinden geçiyor olması! Hastalığın, bir ticari mala (meta’a) dönüşmesi! Ne kadar çok hastayı, medikal açıdan gerekli olsun ya da olmasın, hastaneye yatırmaya teşvik etmek ve hekimi bunu yaptığı ölçüde ödüllendirmek, hekimlik etiğine aykırı değil midir? Kapitalizmin mantığı, hekimlik deontolojisini de yok saymaya götürmüyor mu?

Pek iyi de, hekimin, hastanın ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın tıbbi tetkik (’ileri tetkik’!) istemeye, dahası hastayı yatırmaya zorlanması karşısında, kim nasıl bir tavır almalıdır? Özel hastanelerin, sağlık üzerinden kâr elde etmek ve bu kârı maksimize etmek amacıyla kurulmuş kapitalist işletmeler olmaları, onların belirli birtakım etik normlarla bağımlı olmaktan muaf tutulmaları anlamına mı geliyor? Elbette, değil! Öte yandan hekimin, bu neviden etik-dışı dayatmalar karşısında direnmesini beklemek gerekmez mi? Elbette, gerekir! Haydi, hastaneyi ve hekimi bir yana bırakalım, meslek örgütlerinin bu konuda bir sorumluluğu yok mudur? Elbette, vardır!

Devamı… »

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »