Cepheleşme
22 Temmuz milletvekili seçimlerinin, Türkiye’de bir anlamda altüst olan dengeleri yansıtacak bir biçimde gerçekleşeceği, şimdiden belli olmaya başladı bile:
Hiç kimse Demirel ailesinin damadı ve ANAP’ın eski İstanbul Belediye başkanı adayı İlhan Kesici’nin CHP’den, sevgili askerlik arkadaşım ve eski SHP Genel Sekreteri Ertuğrul Günay’ın AKP’den milletvekili adayı olacağını tahmin edemezdi. Tahmin şöyle dursun, bundan diyelim, çok değil üç ay öncesinde böyle bir ihtimal düşünülemezdi bile!
Peki ne oldu da, Kesici CHP’den, Günay AKP’den aday oldu? Bu tercihlerin arkasında ne var?
Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşananlar, Türkiye’de ötedenberi var olan ‘cepheleşme’ istidadını, bu defa laiklerle ve ‘antilaik’ diye yaftalananlar arasında, daha belirgin çizgilerle ortaya çıkardı. ‘Cepheleşme’leri, Türk toplumu, 1930′lardan beri yaşıyor: Serbest Fırka ile CHP, daha sonra da CHP ile DP arasındaki cepheleşmeler (DP’nin ‘Vatan Cephesi’ni unutmayalım!), yerini 1960′tan sonra Solcularla Sağcılar arasındaki, 1970′lerde Alevilerle Sünniler arasındaki cepheleşmeye bıraktı. Kürtleri ve onların ‘cephe’sini de unutmuyorum elbet!
Türkiye’nin bu ‘cepheleşme’lerden neler çektiğini, bu toplumun son 50 yıllık tarihini yaşadığım için yakından bilen biri olarak şunu söyleyebilirim: Her ‘cepheleşme’ giderek radikalleşme ve sokağa dökülme olasılığını da birlikte getirmiştir. Dahası, radikalleşmenin, marjinal aktivist grupların örgütlenmelerine yol açtığını da biliyoruz.. Benim korkum, daha önce Sağcılarla Solcular, Alevilerle Sünniler arasında yaşanan radikal cepheleşmelerde yaşandığı gibi, bu defa Laiklerle kendilerine ‘Antilaik’ yaftası yapıştırılanlar arasındaki cepheleşmenin, sokak muharebelerine dönüşmesi ihtimalidir.
Maalesef, Türkiye’de karşıtlıkların bir aradalığı değil, uzlaşmazlığın cepheleşmesi, ayrılıkların radikalleşmesi, kuraldır. Bu son derece tehlikeli eğilimin kışkırtıcıları var ve yine maalesef bu kışkırtıcılara kimse ‘dur!’ demiyor. Mamafih, bu her zaman böyle olmuştur; hangi amaca hizmet ettikleri belli olmayan birtakım ajan provokatörler, bulanık suda balık avlamak üzere faaliyete geçerler ve başlangıçta hüsnükabul görürler.
Türkiye’nin gidişi iyi görünmüyor bana. Altüst olmuş dengelerde, siyasetin rasyonel tercihler üzerinden yürümesi ihtimali ortadan kalkar. Kimin ne yapacağını, siyasi tercihini hangi istikamette kullanacağını kestirmek mümkün değildir artık…
Bütün bu hay huy arasında, büyük siyasi partilerimizin adaylık teklifi götürdükleri muteber ve müstakbel milletvekillerinin kimler olduğuna da bakmak gerekmiyor mu? Süleyman Demirel’in o ünlü sözünü tekrarlayayım:
‘Kendim için bir şey istiyorsam, namerdim!’ Benim, hele bu yaştan sonra, aktif siyasetle hiç işim olmaz. Ama CHP’nin, AKP’nin, Yeni DP’nin adaylık teklifi götürdükleri kişiler arasında ne tanınmış bir yazar var, ne bir şair, ne bir romancı, ne de bir fikir adamı! Siyaset, Türkiye’nin entelektüel birikimine, uzun bir süredir kapılarını kapamış görünüyor. Uzun bir süredir, evet, Yahya Kemal’in, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, Ruşen Eşref Ünaydın’ın, M.Ş.E.’nin, Suut Kemal Yetkin’in, Umran Nazif’in, Ziya Termen’in milletvekilliği ya da büyükelçilik yaptıkları yıllar çok geride kaldı çünkü… Siyaset popülerleşmedi, kitch’leşti; partilerin adayları arasındaki seviye farkları da ortadan kalktı. Türkiye’nin temel sorunlarının mütemadiyen iktisadi, hukuki, teknolojik ya da bürokratik kodlar üzerinden okunmasının getirdiği zihin darlığı egemen oldu. Bütün bu sığ okumaların arkaplanındaki derin ve kuşatıcı kültürel ve entelektüel meselelere iltifat eden olmadı;- bu gidişle olmayacak da! Oysa Türkiye’nin hukuk ve iktisadın ötesinde, o araçlarla çözümlenmesi mümkün olmayan o kadar çok meselesi var ki…
CHP ve AKP’nin yeni ‘vitrin’ adayları, Türk milletine hayırlı olsun!
27 Mayıs 2007, Pazar
Kaynak : http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=544526