Edebiyat ve sofra (1)

Geçmişte sofranın, gündelik hayatın büyük bir parçası olmasının yanında, eski toplumumuzda önemli bir yeri de vardır. Sofra, her devirde, okuryazarların orada bulunmaktan haz duydukları bir ‘entelektüel mekan’dır da. Örneğin, bu ’sofra’lardan en bilineni Atatürk’ün sofralarıdır. Türkiye Cumhuriyeti devrimleriyle ilgili kararların çoğu, ‘Gazi Paşa’nın ’sofrası’nda alınmıştır.

Gazi’nin sofrası, siyasal sorunların ötesinde, entelektüel tartışmaların yapıldığı, şiirlerin okunduğu, musıki yapıtlarının geçildiği bir mekandır: Atatürk bir anlamda, eski Yunan’daki ‘Symposion’ (’Şölen’) geleneğini kendi sofrasına taşımış gibidir. Platon’un ‘Şölen’ adlı yapıtı, orada konuşulan, tartışılan konular düşünülürse, o ziyafet sofrasının tam bir ’sempozyum’ olduğu görülür. Bu yapıtın Grekçe özgün adının ‘Symposion’ olduğunu anımsamak, sofranın bir felsefi tartışma alanı olmasının, deyiş yerindeyse, tarihöncesini verir.

Sofra, genel anlamda Doğu kültüründe, bir yandan yemeklerin yenildiği ve içkilerin içildiği, bir yandan da entelektüel söyleşilerin yapıldığı bir mekandır. Ama şu da var: Sofranın, entelektüel sorunların konuşulup tartışıldığı bir mekan olması, yenilen yemeğin ikincil bir konumda olduğu anlamına gelmez. ‘Burada önemli sorunlar konuşuluyor, ne olsa yeriz!’ düşüncesi yoktur. Sofra, damak ve zihin hazlarının birleştiği bir mekandır. Entelektüel hazzı, damak gustosu ile birleştirmek, bu anlamda bedenle ruh’un, haz bağlamında bütünleşmesi anlamına gelir.

Türk edebiyatında da yemek ve sofra, o kadar öne çıkmasa da, Tanzimat romanında örneğin Namık Kemal’de ve Ahmet Mithat Efendi’de önemli bir yer tutar: Tanpınar, ‘19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde, Batı romanında Lesage’ın ‘Gil Blas’ ından beri ‘yeme[ğin] romanın mühim unsurlarından ol[duğunu]’ bildirir. Tanpınar’a göre ‘Namık Kemal’de sofra, sukutun [düşüş’ün, çöküş’ün] ilk kademesi, hatta sembolüdür.’ Namık Kemal’in ‘İntibah’ romanında ‘Ali Bey’in hazin macerası Mahpeyker’in evindeki sofradan başlar.’ Buna karşılık, yine Tanpınar’a göre, Ahmet Mithat Efendi’de ise sofra çok defa birinci saftadır. O ‘Obur’ hikayesinin sahibidir. […] Mithat Efendi […] biraz da sofranın başında kendini bulur. O hiç olmazsa iştahlı görünen adamdır. Yemek, yemeğin hazırlanışı, çiy malzemeye varıncaya kadar onun için mühim şeylerdir. Ve bu iştah bir dev iştahıdır. Orada kantite, daima kaliteyi yener.’

Batı romanında da sofranın ya da yemek tariflerinin, roman karakterlerinin kimliklerinin betimlenmesinde daima bir yeri olagelmiştir. İngiliz romancısı ve felsefecisi Iris Murdoch’un ölümünden sonra, eşi akademisyen ve eleştirmen John Bayley’in, Murdoch’la birlikteliklerini benzersiz bir duyarlıkla dilegetirdiği kitabında (’Iris’) anlattığına göre, Murdoch’un ‘Booker Ödülü’ alan bir romanı dolayısıyla düzenlenen toplantıda, jüri başkanı olan Oxford’un büyük felsefe hocalarından Prof. A.J.Ayer, konuşması sırasında şöyle demiş: ‘Roman çok iyiydi;- içindeki yemek tarifleri hariç!..’

Osmanlı’da sofra, aynı zamanda bir ‘bade meclisi’dir. Bu meclisin bir yöneticisi (’mir-i meclis’) vardır. Gelibolulu Mustafa Ali ‘Mevaidü’n-Nefais fi Kavaidi’l-Mecalis’te, (Orhan Şaik Gökyay tarafından ‘Ziyafet Sofraları’ ‘adıyla Latin harflerine aktarılmıştır), ‘içki sohbetlerinde börekler ve ağır yağlı yemekler doğru değüldir,’ der ve şunları ekler: ‘Pilav kısmından başka yağlı yemeklerin de değmede doğru görüldüğü yoktur. Çünkü hükema [bilge kişiler H.Y.] katında, zariflerin kanununa ve akıllı kimselerin düşüncelerine göre, içki meclisinin ayrılmaz yiyeceği, yarı-pişmiş kebap ile ekşili çorba, kavurmalar ve köfteler gibi hazır yemekler, hele denizden çıkan balık türünün çeşitleri ile bavurya, istiridye, istakoz, teke ve midye makulesi sonsuz mezelerdir.’ Gelibolulu Mustafa Ali, ‘şanı yüce cömertlerin ve unvan sahibi olarak anılan büyükleri ve safa ehlinin meclislerinde [sofralarında H.Y.] kırk elli kadar mezelikler, fıstık, fındık ve kavrulmuş badem bol bol olmalı’ der ve şöyle sürdürür sözlerini: ‘Sofra balık yumurtası, havyar ve pastırma türünden yiyeceklerle dolup taşmalı. O mevsimde bulunan türlü türlü meyvelerle meclis donatılmalı.’ Kitap, sofrayı göz alıcı kılacak süslemelere de dikkat çeker ve sofradan çiçeğin eksik edilmemesi gerektiğini söyler: ‘Hele vazolara çiçekler konulmalı ve gül zamanı ise taze gül yaprakları ile o bezm [içki meclisi H.Y.] süslenmelidir. İnce yaradılışlı olanların şanının büyüklüğü bu türden gerekli nesnelerin bulundurulmasını ister.’

(Devamı gelecek haftaya)

13 Haziran 2007, Çarşamba

Kaynak : http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=550952

Henüz yorum yazılmamış

Yorum Ekleyin