Yaz İzlenimleri: Korktum!

Bir yaz daha bitti. Hüzün! Hüzün, güzün başlamasında değil, yazın bitmesindedir.

Bu yaz da, her zamanki gibi Bodrum’da, Yahşi yalısında geçti ve elbette her şeyin daima hep aynı kalmasını istediğim için, bundan önceki yazları nasıl yaşadımsa öyle yaşamaktı tek dileğim. Öyle de oldu. Okurlarım bilirler: Ben biteviyeliği (tekdüzeliği) severim. Her şeyin hep aynı kalmasını istiyor olmam da, sıklıkla, Baudelaire’den alıntıladığım o Latince deyişi yinelemem de bundandır: ‘Semper eadem!’ (Hep aynı!) Yine, sabahları erkenden uyanıp Yahşi sahili boyunca, sevgili dostum Erhan Alperton’la yürüyüş yaptım;- bu yürüyüşlere bazen Erhan’ın eşi sevgili Aynur, bazen Ali Bekpınar, bazen İsmail ‘enişte’, bazen Zafer Cesur da katıldılar. O bir saatlik tartımlı yürüyüşten sonra, sıcağı sıcağına, lodosa maruz kalmadığı günlerde, yaz denizinin serin sularını yarım saat kulaçlamak da, ’semper eadem’in bir parçası! Sonra kahvaltı, gazeteler ve dostlarla söyleşiler!

Ben, her şey aynı olsun istiyorum, ama arasıra değişmeler de oluyor. Mesela, artık Zeferia’da kahvaltı etmiyorum, hemen bitişiğindeki Hasan’la Jale’nin yerine, ‘Yahşi Beach’e naklimekan ettik; sabah söyleşilerimizi orada sürdürdük!

Sabah söyleşileri! Evet, ama bu yazın sabah söyleşileri, beni fena halde tedirgin eden bir nitelik kazandı ister istemez. Önce, 22 Temmuz seçimleri, daha sonra da Cumhurbaşkanı seçimi! Doğrusu, siyasallaşmada bu kertede radikal, dahası yıkıcı bir kerteye varıldığını, varılmış olabileceğini asla düşünmemiştim! 1980 sonrası bir depolitizasyondan söz edildiğini hatırlarsınız;- ne ‘depolitizasyon’u! İnsanımız, ‘depolitizasyon’ şöyle dursun, ‘politize’ olmanın en keskin, en hoşgörüsüz ve en radikal olanını yaşıyor! ‘Soğuk savaş’ yıllarında Sovyetler Birliği’nin başında bulunan Nikita Hruçef’in o sıralarda çok ünlenmiş olan ‘coexistence pasifique’ (’barış içinde birlikte yaşama’) ilkesini hatırlatmaya kalktığımda ise, en şedit ve en galiz cevapları aldım ve doğrusu, çok korktum!

Bir grup Türk insanının, bir grup Türk insanına, neredeyse barbarca bir yok etme hırsı, bir ‘şiddet-i tasmim ile’ ve alabildiğine ötekileştirerek kin ve gayzla bakıyor olması, gerçekten çok korkuttu beni! Genel seçimlerde Türk halkının yüzde 47’sinin oyunu almış olmanın, bu gayz ve nefretle ‘öteki’ne bakanların gözünde hiçbir mana ve medlulu ifade etmediğini gördüğüm için korktum. ‘Demokrasi’ kelimesini telaffuz edersem, başıma geleceklerden korktum. Son Osmanlı sultanı Vahideddin için kullanıldığında bile insaf ve idrak sınırlarının ihlal edildiğini düşündüğüm ‘vatan haini’ yaftasının, uluorta ve hiç tereddütsüz, bu ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanı ve başbakanı için, fütursuzca yapıştırılmasına tanık olduğum için korktum… Devlet karşısında millet çoğunluğunun acze düşmüş olmasından korktum…

Ötekileştirme, evet! Bir köşe yazarının, cumhurbaşkanı adayı için ‘adam değil cüdam’ deyişinin nasıl bir ruh haletine tekabül ettiğini anlamak kolay değil! İnsanı ‘insan’ saymamak, ancak salyalı bir ihtirasın, ‘hırs-ı piri’ye duçar olmuş bir müşevveş zihnin sabuklaması olabilir! Bir başka köşe yazarının ‘benim cumhurbaşkanım değil!’ demesini de anlamak mümkündür;- onaylamıyordur, olabilir! Ama ‘Atatürk’ün tırnağı etmezsiniz!’ demeye, hele bir cumhurbaşkanı adayı için bunu söylemeye kimsenin hakkı yoktur! Medyamızın, bu edep dışı lakırdıları dolaşıma sokmakla, bir kesimin ötekine karşı olan gayz ve düşmanlığını daha da kışkırttığını gördüm, Yahşi’deki sabah söyleşilerinde…

Edebsizliğin, düşmanlığın, kör bencilliğin insanları olduk! Bu kafayla ‘muasır medeniyet seviyesi’nin üstüne çıkmışız ya da çıkmamışız, ne yazar!

05 Eylül 2007, Çarşamba

Kaynak : http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=584325

Henüz yorum yazılmamış

Yorum Ekleyin