Serinkanlılık

22 Temmuz seçimleri bitti, yeni cumhurbaşkanı da seçildi. Şimdi Türk insanının beklentisi, AKP’ye oy vermiş ya da vermemiş olanların; Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını içine sindirmiş ya da sindirmemiş olanların, ‘barış içinde birlikte yaşama’yı hayata geçirmeye başlamalarıdır. Herkes elbette farklılıklarını gözetip koruyacak, bu farklılıkları öfkeye, kine, gayza ve elbette saldırganlığa dönüştürmeden yaşamayı öğrenecektir. Öğrenmek mecburiyetindedir ve bunun başkaca bir yolu yoktur…

Şimdi artık serinkanlı düşünmek; dile, yapıp etmelere ve eşyaya ilişkin simgeler üzerinden iletilmeye çalışılan mesajları bir yana bırakmak zamanıdır. ‘Sayın cumhurbaşkanı’ mı dedi?’ yoksa ’sayın cumhurbaşkanım’ mı? gibi dilegetirişlerden bin türlü anlam çıkartmak; ‘yan selamı mı verdi, cephe selamı mı?’ nev’inden yapıp etmelere dayanarak ahkâm kesmek; ‘türban, kamusal alanda meşrulaştı mı?’ biçimindeki sorularla endişe kışkırtıcılığı yapmak, artık ve hemen, bir tarafa bırakılmalıdır.

Tabiatıyla, bulanık suda balık avlamak isteyenler var. Bunların çoğu, Türkiye’de 1930′lu yıllardan beri birçok şeyin değiştiğini, değişmekte olduğunu ve kaçınılmaz olarak değişeceğini görmeyen, görmek istemeyenlerdir. Muhafazakârlığı, Devlet’in temelkoyucu ilkelerinden biri, hatta en temelkoyucusu olarak görenlerdir bunlar; -en hakiki manasıyla Muhafazakârlar! Elbette, Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmez birtakım ilkeleri vardır: Ama devlet muhafazakârları, Türkiye’deki neredeyse bütün dönüşümleri, Anayasa’nın 2. maddesindeki ‘Laik’lik ilkesine indirgemekte; toplum hayatındaki değişiklikleri ‘Laik’liğin ihlali olarak yorumlamakta beis görmemektedirler. Laiklik ilkesinin, Türk toplumunu ‘muasır medeniyet seviyesi’ne taşıyacak bir ilke olarak muhafazası başka, bu ilkenin tutucu, bağnaz ve her türlü değişmeye karşı bir muhafazakârlık zırhı olarak kullanılması başkadır. Türkiye’de mütemadiyen, ‘Laikliğe aykırıdır!’ diye fetva veren bir ‘Laiklik Bab-ı Meşihat’ı olduğunu kimse inkârdan gelemez…

Sivil anayasa yapılırken, Laikliği, ‘muasır medeniyet seviyesi’ne yakışan bir toplumda, insan haklarını konsolide edici bir ilke olarak tanımlamak gerekir. Yaza yaza dilimde tüy bitti: Sivil Anayasa, kavramları tanımlamakla işe başlamalıdır ve bu tanımlar, eski deyişle, ‘efradını câmi, ağyarını mâni’ olmalıdır. Mesela, ‘kamusal alan’dan neyin anlaşılması gerektiği bilinmiyor. ‘Kamusal alan’ı somut mekanlardan yolaçıkarak ve o mekanlara atıfta bulunarak tanımlamak, neresinin ‘kamusal alan’ olduğu konusunda ciddi zihin teşevvüşüne yol açmıştır; -açıyor da! Öyle görünüyor ki, burada, kavramları somuta indirgeyerek anlamak maluliyeti söz konusudur. Bu maluliyetten kurtulunmalı, ‘Laiklik’le ‘Kamusal alan’ arasındaki ilişkiler ‘efradını câmi, ağyarını mâni’ biçimde tanımlanmalıdır.

İnsanımızda ciddi zihinsel değişiklikler var; -apaçık görülüyor bunlar! Her şeyden bir anlam çıkarmaya çalışmak; her işareti bir gizlenmiş ima, her simgeyi bir örtük ihanet olarak okumak! Yeni bir ‘anlam rejimi’ mi üretiyoruz gerçekten? Faşizm, gündelik hayatın içinde, kendine böyle bir habitat mı buluyor? ‘Sözün Gücü’ adlı bir yazımda, bundan 5 yıl önce şunları yazmıştım; -hatırlatmanın tam sırasıdır: ‘Şaşmamalı: Totaliter ve faşist yönetimlerin ‘anlam rejim’leri, her işaretin bir muhalefeti imlediğine, her söz veya edimin arkasında kaçınılmaz olarak, bir karşıkoyma veya direnişin bulunduğuna ilişkin anlamlar üretir. Bu ‘anlam rejimi’, sadece iktidarı değil, iktidarın tahakküm nesnesi olan bireyleri de kuşatır.’

Açıkça görünüyor: Maalesef, kuşattı bile!
09 Eylül 2007, Pazar

Kaynak : http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=585902

Henüz yorum yazılmamış

Yorum Ekleyin