‘Okuryazar’ bir toplum muyuz?
Öteden beri Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından biri olarak, Türkiye’de okuryazar sayısının artmış olması gösterilir.
Daha geçenlerde bir TV kanalında, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, genel nüfusla kıyaslandığında okuryazar oranının ne kadar düşük olduğunun vurgulandığına tanık olduk. Konuşmacılar, Osmanlı’daki okuryazar oranı ile Türkiye Cumhuriyeti’ndeki okuryazar oranını karşılaştırarak bundan birtakım sonuçlar çıkardılar;- sayıca görülen artışın Cumhuriyet adına büyük bir kazanım olduğunu bildirdiler.
Hiç kuşku yok: Okuryazar oranında görülen bu artışın elbette bir anlamı vardır. Ama asıl önemli olan, bu nicel (kemmî, kantitatif) artışın, Türkiye’nin entelektüel hayatı bağlamında ele alındığında ne ifade ettiğidir. Okuryazarlık, özellikle de okumayı öğrenmek, öğrenilen bu bilgi işlevsel (fonksiyonel) kılınmadıkça ne ifade eder? Okuryazarlığın kriteri, elifbayı sökmüş kelle sayısı mıdır?
Okuryazarlığın işlevselleşememesi ile Türkiye’de eğitim sisteminin topyekun çöküşü arasında birebir bir ilişki var. Bırakınız, öğrenciyi kuşatıcı ve temelli bir eğitimle donanımlı kılmayı, doğru dürüst okuma ve yazma öğretmediğimiz anlaşılıyor. İlköğretimde görevli bir öğretmen arkadaşım, bir okulda sekizinci sınıf öğrencilerinden büyük bir kesiminin (bu, eski sistemde ortaokul 3. sınıf öğrencilerine tekabül ediyor!), önlerine konulan bir metni (Türkçe metinden söz ediyorum, yanlış anlaşılmasın!), telaffuz, vurgu ve duraklamalarıyla düpedüz yanlış okuduğunu anlattığında, büyük bir şaşkınlık yaşamıştım.
Bu vahim durum, okumayı öğrense bile, öğrencinin anlamadan (evet, anlamadan!) okuduğunu gösteriyor. Sormak gerekir: ‘Anlamadan okumak’, ‘okumak’ sayılır mı? Bu öğrenciyi ‘okuryazar’ kabul etmeli miyiz?
İstatistiksel kriterlere göre, evet! Bu ve bunun gibiler, ortaokul öğrencileri olarak, istatistiklere, elbette ‘okuryazar’ olarak geçeceklerdir. Gerçek okuryazarlık bu mudur? İstatistiklerle Gerçeklik ne kertede örtüşmektedir? Bir bilen var mı?
Bir kere daha söyleyeyim: Okuryazarlığı, istatistikî kriterlerle değil, işlevsel kriterlerle temellendirmek gerekir. Türk halkının, mesela, yüzde 90′ının ‘okuryazar’ olduğunun gururu (!) ile Türkiye’de bırakınız kitap okurunu, toplam gazete okurunun 3 milyon kişiyi geçmiyor olmasının utancını nasıl bağdaştıracağız? Gerçekle istatistiği birleştiren işlevsellik, 70 milyon nüfuslu Türk halkının yüzde kaçının kitap, yüzde kaçının gazete okuduğuyla anlam kazanır. Yüzde 90′ı okuryazar, ama ancak yüzde 4′ü gazete okuyan bir toplum, gerçek anlamda bir ‘okuryazar toplum’ olarak gururlanma hakkına sahip midir?
Yazma işine gelince, durumun çok daha vahim olduğunun bizzat ben tanığıyım. Üniversite öğrencilerinin, kendilerini yazılı anlatımla ifade etmede ne kadar aciz kaldıklarını biliyorum. Durum buysa eğer, sizi bilmem ama, ben okuryazar oranının yüzde 90′lara varmış olmasından utanıyorum.
Bu acı gerçeklikler ortadayken, devekuşu misali kafamızı kuma sokup, okuryazar oranımızın yüzde 90′lara vardığını önesürmek, düpedüz komik, evet komik, kaçıyor! Cumhuriyet’i bu ve buna benzer safsatalarla övmek, Cumhuriyet’e hakarettir. Ne var ki, Cumhuriyet’i övmeyi, maalesef, bu kafada olan gürültücü bir azınlık tekeline almış görünüyor. Cumhuriyet’e, İstatistikçilik ve elbette Gardropçulukla mı sahip çıkılmalıydı? Bir zamanlar ‘Gardrop Atatürkçülüğü’ ile alay edenlerin bugün, türban meselesini dillerine dolayarak ‘gardropçuluk’un dik alasını yapıyor olmaları, hazin değil midir?
Hanımefendiler, Beyefendiler! Atatürk, Cumhuriyet’i devekuşlarına emanet etmedi…
16 Eylül 2007, Pazar
Kaynak : http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=589019