Çankaya davetini niçin kabul ettim?

Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül ile, onun çağrılısı olarak, 4 Şubat 2008 Pazartesi günü, Ankara’da, Çankaya Köşkü’nde, beş edebiyatçı arkadaşımla birlikte, bir öğle yemeğinde birlikte olduk.

Bir ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından davet edilmenin ve bu davete icabet etmenin, Türk entelijansiyasının bir kesiminden bu kertede ağır hakaretlere maruz bırakılacağımızı, doğrusu ya, aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Eleştirel görünümün arkasındaki bu aşağılayıcı tavrın ahlaki, terbiyevi, mantıki, kısaca insani hiçbir dayanağı olmadığı için, burada onları tekrarlamak istemem. Ancak, Hilmi Yavuz olarak, bu ülkenin edebiyat ve düşünce hayatına kırk küsur yıldan beri mütevazı katkıları olan bir yazar sıfatıyla, Sayın Cumhurbaşkanı’nın davetini hangi gerekçelerle kabul ettiğimi, siz değerli okurlarıma anlatmak ihtiyacını duyuyorum;- hem gerekçeleri hem de orada, Çankaya’da, sayın Cumhurbaşkanı’na arz ettiklerimi de!

Önce şunu söylemeliyim: Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’le başlayan ve ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de devam ettirdiği bir ’sofra geleneği’ var. Atatürk’ünkiler kadar bilinmese de İnönü’nün, zaman zaman, Çankaya’da bu tür davetler verdiğini hatırlamak gerekir. Sabahattin Eyuboğlu, Nurullah Ataç üzerine yazdığı bir denemede (’Ataç’), İsmet İnönü’nün, 1942 ya da 1943 yılında, Freud üzerine Çankaya’da bir toplantı düzenlediğini belirtir, ‘çok değişik çevrelerden elli kadar dinleyici İnönü’nün tanıttığı genç bir hekimin Freud üzerine hazırladığı kısa bir açıklamayı dinledik. Sonra konuşmalar, tartışmalar oldu. Söz bir aralık, buluşlarıyla yeni zamanların fikir hayatında gürültü koparmış Freud, Karl Marx, Darwin gibi bilginlere döküldü.’ dedikten sonra ‘bu bilginlerin dünyayı hep kendi buluşları açısından görmeleri üstüne ileri geri düşünceler ortaya atıldı[ğını]’ bildirir. Düşünün, İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır ve İnönü, Çankaya’da, Freud’u, Marx’ı, Darwin’i tartışmaktadır!

Atatürk ve İnönü’den sonra, Çankaya’da bu tür entelektüel sofraların kurulduğuna ilişkin herhangi bir tanıklık yok. Elbette, Çankaya resepsiyonlarını bunun dışında tutuyorum… Kalabalık gruplar halinde sanatçıların ve başkalarının katıldığı resepsiyonlar dışında, ilk defa bir Cumhurbaşkanı edebiyatçı ve entelektüellerle bir sofrada bir araya geliyor. Türkiye için gerçekleştirdiği büyük dönüşümlere rağmen, Turgut Özal, entelektüel donanımının sınırlılığı ile ancak İbrahim Tatlıses, Seda Sayan, Hülya Avşar vb. gibi popüler kültürün öne çıkardığı kimliklere ’sanatçı’ statüsü verebilen bir Cumhurbaşkanı oldu.

Özal ile birlikte Türkiye’de popüler kültürün, elbette yazılı ama özellikle de işitsel ve görsel medyanın katkılarıyla yükselişi, Özal tipi ’sanatçı’ların statülerinin de yükselmesine sebep olurken, gerçek anlamda entelektüellerin ve gerçek anlamda sanatçıların statüleri, buna paralel olarak bir değer düşüklüğüne uğratıldı. ‘Entel’ sözünün, yeteneksiz, dolayısıyla da başarısız raté’ler ile gerçek entelektüeller için, herhangi bir ayırım gözetilmeden, toptancı ve kaba bir hoyratlıkla kullanıldığı sığ bir popülerlik, hayatımıza hakim oldu.

Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün önce büyük tarihçi Halil İnalcık ve değerli kültür adamı Talat Halman’ı, hemen sonra da bizleri Çankaya Köşkü’nde ağırlama konusundaki davetini, gerçek sanatçı ve entelektüel kimliklerin uzun bir süredir değersizleştirilmiş ve horlanmış olan itibarlarının iadesine ilişkin sembolik bir anlam taşıdığını düşünerek kabul ettim. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu daveti kabul etmenin, sanatçının ve yazarın itibarının iadesi adına yapılmış olmasının, dar bir idrakin bağnazlaştırdığı bir kısım ham ervah okuryazar tarafından budalaca eleştirileceğini de hesaba katmadan! Üstelik benim, Çankaya Köşkü’nde oturan kim olursa olsun, o makama saygım vardır ve zaten, protokol gereği, Cumhurbaşkanı’nın davetlerini reddetmek âdetten değildir. Bu, ayrıca bir nezaket meselesidir ve hiç kimsenin bir yemekle, sanki abdesti bozulur gibi, eğer muhalifse, muhalefeti ‘bozulmaz’!

Çankaya’da, Adalet Ağaoğlu’nun uzun, maalesef çok uzun, evet çok çok uzun konuşmalarından fırsat bulduğumda, Sayın Cumhurbaşkanı’na Türkiye’de bütün meselelerin siyasete endekslendiğini ve o sebeple sathileşip sığlaştığını; siyasetin dışında ülkenin çok ciddi entelektüel meselelerinin olduğunu; hatta siyasete indirgenen ’simge’ gibi, ‘kamusal alan’ gibi (soyut) kavramların, eski deyişle, ‘efradını cami, ağyarını mani’ tarifleriyle değil, (somut) imgelerle tasvir edildiklerini; aslında ‘kavram kargaşası’nın değil, tartışmaların imgeler üzerinden yürütülmesinin ortaya çıkardığı bir iletişimsizliğin hakim olduğunu söyledim. ‘Türban’ın, siyasal bir simge olabilmesi için, önce, göstergebilim açısından bir ’simge’ olup olmadığının tespiti gerektiğini dilegetirdim. Sayın Gül ilgilendi ve bana bazı sorular yöneltti. Şunu da belirteyim: Bu, katılanların soru sordukları bir ‘basın toplantısı’ değil, görüşlerin dile getirildiği bir ’sohbet toplantısı’ydı… Anlayana, sivrisinek saz…

10 Şubat 2008

Kaynak : http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=649966

Henüz yorum yazılmamış

Yorum Ekleyin