Edebi kanon, resmi ideoloji ve Nahid Sırrı (1)

Gregory Jusdanis, ‘Gecikmiş Modernlik’te ulus-devlet sürecinde edebi kanon inşasının, ‘insanların kendilerini birleşmiş bir milletin yurttaşları olarak görmelerini sağlayarak dayanışma deneyimini kolaylaştır[dığını]’ bildirir.

‘Edebiyatın milli kültürlerin icadında oynadığı araçsal rol yüzünden […] özel ayrıcalıklar tanınan kanonik metinler […] okul kitaplarına girer, edebiyat tarihlerinde kendilerine yer bulur ve antolojilerde şerh edilirler.’ Jusdanis, kanonik metinler öne çıkarken, kanonun dışında tutulan metinlerin geriye itildiklerine ilişkin örnekler de verir. Platon karşıtlarının metinlerinin başına gelenler gibi: ‘Platon’un hemen hemen bütün eserleri ayakta kalmış olmasına rağmen, hasımlarının metinlerinden geriye bölük pörçük birkaç parça dışında pek bir şey kalmamıştır.’ Ya da, Hölderlin örneğinde olduğu gibi: ‘Hölderlin, son otuz yılını Tübingen’de bir kulede geçirmiş, yapıtları neredeyse görmezden gelinmiştir.’ Veya, Flaubert ve Feydeau ilişkisinde olduğu gibi: ‘Flaubert’in Madame Bovary’si, günümüzde herkes tarafından Avrupa edebiyatının bir klasiği olarak görülmektedir ama bu roman, basıldığı yıl olan 1857′de Ernest Aimé Feydeau’nun bir yılda on üç baskı yapan Fanny adlı romanının gölgesi altında kalmıştı…’

Türkiye Cumhuriyeti de ulusal kimliğini, Osmanlı’nın mefhum-u muhalifi’, Osmanlı ne idiyse onun karşıtı olarak inşa etme sürecinde bir ‘edebi kanon’ oluştururken, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na, Halide Edip Adıvar’a, Reşat Nuri Güntekin’e vb. ayrıcalıklı bir yer vermiş; Cumhuriyet kanonunun hiyerarşik yapılanmasında, en tepeye Atatürk’ün ‘Büyük Nutuk’u yerleştirilmiştir. Dikkat edilirse görülecektir: Türkiye’de 1923′ten çok partili siyasal hayata geçilen 1945 yılına kadar, Osmanlı’yı bir tarih objesi olarak ya da Osmanlı’nın 19. ve 20. yüzyıllarına ilişkin büyük figürlerini merkeze alan romanlar yoktur. 19. yüzyıldan önceki dönemlerde yaşamış Osmanlı hükümdarlarını ya da hanımsultanları konu alan romanlar ise (Feridun Fazıl Tülbentçi’nin ‘Yavuz Sultan Selim Ağlıyor’u; M.Turhan Tan’ın ‘Safiye Sultan’ı ilk aklıma gelenler), Osmanlı’yı bir geçmiş zaman masalına dönüştürerek meşrulaştıran yapıtlar olmuşlardır. Tarih, ancak Masal’a ya da Mitoloji’ye dönüştürülerek popüler edebiyata eklemlenebilmektedir. Feridun Fazıl Tülbentçi’nin ‘Yavuz Sultan Selim Ağlıyor’unu, Hz. Ali ya da Ebu Müslim cenklerinin romanlaştırılmış bir versiyonu olarak okumak, sanırım, mümkündür.

Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, Nahid Sırrı Örik gibi romancıların, en önemli romanlarını 1945′ten sonra yazmış olmaları, kuşkusuz, bu bağlamda kışkırtıcı bir olgudur. Ancak, yayımlanmalarının 1945′ten sonraya rastlamasının sadece tesadüfi olmaması bir anlam ifade etmiyor. Bu romanların Cumhuriyet’in edebi kanonu içinde yer alabilmesi söz konusu değildi elbet; ama onların geniş ölçekli bir entelektüel dolaşıma girmeleri, ancak (evet, ancak!) 1970′ten sonradır. Sebebi, Cumhuriyet’in edebi kanonunun, Resmi İdeoloji ile tahkim edilmiş olmasıdır. 1970′ler, Kemalizm’in, edebi kanon üzerindeki hakimiyetinin kırılma tarihidir.

Tanpınar üzerinde çok konuşuldu, çok yazıldı. Ama, ‘Sultan Hamid Düşerken’in yayımlandığı 1957 yılından 1970′lere gelinceye kadar edebi kanonun göz ardı ettiği, geriye ittiği ya da görmezlikten geldiği (tıpkı Tanpınar gibi!) Nahid Sırrı Örik üzerinde, Fethi Naci, Kemal Bekir ve benden başka pek duran olmadı;- akademik çalışmalar müstesna! [Benim Nahid Sırrı üzerine yazdığım makalelerle ilgilenecek olan değerli okurlarıma, ‘Edebiyat ve Sanat Üzerine Yazılar’daki (2. Basım, YKY), ‘Nahid Sırrı Örik ve Tarihsel Roman I ve II’ başlıklı makalelerime bakmalarını öneririm.]

Bu akademik çalışmalardan ikisini biliyorum. İlki, Bilkent Üniversitesi’nden öğrencimiz Özge Soylu’nun, ‘Kıskanmak ve Psikanaliz’ başlıklı yüksek lisans tezidir ve bana sorarsanız, çok başarılı bir akademik çalışmadır. İkincisi, Yard. Doç. Dr. Bahriye Çeri’nin Hece Yayınları’ndan çıkan ‘Bir Cihan Kaynanası: Nahid Sırrı Örik’ adlı incelemesidir. ‘Cihan Kaynanası’ evet! Bu deyişi Tanpınar, İbnülemin Mahmud Kemal İnal için kullanmıştı. 1989′da, Örik’in Arba Yayınları arasında çıkan ‘Abdülhamid’in Haremi’ kitabına yazdığım arka kapak yazısında bu sözü, Tanpınar’dan ödünç alarak Nahid Sırrı için kullanmıştım. Dr. Çeri, benden, bunu kitabın adında kullanmayı düşündüğünü belirtip (ve elbette nezaket göstererek) izin istedi.

Göz ardı edilmiş, kanon dışı tutulmuş, görmezlikten gelinmiş bir büyük yazar: Nahid Sırrı Örik!

(Dr. Çeri’nin kitabı üzerindeki görüşlerimi dilegetirmeye devam edeceğim.)

13 Şubat 2008, Çarşamba

Kaynak : http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=651197

Henüz yorum yazılmamış

Yorum Ekleyin